Eykeliler nasıl helak oldu ?

Duru

New member
Bu tür kıssaları modern toplumsal roller üzerinden yorumlarken kolay bir klişeye düşmek mümkün: “Erkekler çözüm arar, kadınlar duygusal yaklaşır.”

Bence hikâyeyi bu kadar basitleştirmek haksızlık olur.

Bir topluluk düşünelim.

İçlerinde biri kriz anında “Önce çıkış yollarını belirleyelim” diyen stratejik bir tüccar olabilir. Başka biri “Önce çocukları ve yaşlıları güvenli yere götürelim” diyebilir. Bir başka kişi ise “Komşularımızı da haberdar edelim” diyebilir.

Bunların hiçbirini biyolojik cinsiyetin otomatik sonucu olarak görmek zorunda değiliz.

Erkek karakterlerden biri son derece empatik olabilir. Kadın karakterlerden biri ise kriz masasında harita açıp lojistik plan çıkarabilir. Hatta en iyi lider, iki yaklaşımı aynı anda kullanabilen kişi olabilir.

Asıl mesele de burada.

Toplumları ayakta tutan yalnızca strateji değildir.

Yalnızca empati de değildir.

Strateji “Ne yapacağız?” sorusuna cevap verir.

Empati ise “Bunu yaparken kimi geride bırakacağız?” sorusunu sorar.

Eykeliler kıssasını modern bir toplumsal laboratuvar gibi düşünürsek, belki de en önemli eksiklik tam burada ortaya çıkar: Ahlaki pusula kaybolduğunda en gelişmiş strateji bile yanlış hedefe hizmet edebilir.

Çok başarılı bir planınız olabilir.

Ama planınız insanların hakkını yemeye dayanıyorsa, teknik olarak başarılı olmanız sizi haklı yapmaz.

Asıl Helâk Sebebi Bir Günde Ortaya Çıkmadı

Bence kıssanın en düşündürücü tarafı burada.

Eykelilerin helâki, yalnızca gökyüzünden gelen ani bir olay gibi okunursa hikâyenin büyük bölümü gözden kaçar.

Öncesinde uyarılar vardır.

Sonra yanlış davranışlarda ısrar vardır.

Ardından meydan okuma vardır.

Sonra toplumsal düzenin bozulması vardır.

En sonunda da azap gelir.

Bu sıralama bize çok önemli bir şey söyler:

Toplumsal çöküş çoğu zaman son gün başlamaz.

Son gün sadece görünür hale gelir.

Bir şirket düşünün. Yıllarca çalışanlarının hakkını yemiş olsun. Bir aile düşünün. Yıllarca birbirini dinlememiş olsun. Bir toplum düşünün. Yolsuzluğu “normal”, haksız kazancı “zekâ”, dürüstlüğü ise “saflık” olarak görmeye başlamış olsun.

Dışarıdan bakıldığında sistem hâlâ çalışıyor olabilir.

Ama içeride kolonlar çoktan çatlamıştır.

Eykeliler kıssası bu açıdan yalnızca geçmişte yaşamış bir topluluğun hikâyesi değildir. İnsan davranışlarının tekrar eden taraflarını düşünmek için güçlü bir anlatıdır.

Şuayb’ın Mesajındaki En Modern Konu: Güven

Bugün ekonominin temelinde yalnızca para yoktur.

Güven vardır.

Bir marketten alışveriş yaparken ürünün gerçekten yazdığı miktarda olduğuna güvenirsiniz. Bir sözleşme imzalarken karşı tarafın anlaşmaya uyacağına güvenirsiniz. Bir işveren çalışanının emeğinin karşılığını vereceğine, çalışan da görevini yapacağına güvenir.

Bu zincirin halkaları koptuğunda ekonomi yalnızca pahalılaşmaz; toplumun birbirine duyduğu güven de aşınır.

Hz. Şuayb’ın ölçü ve tartı konusundaki uyarıları bu nedenle şaşırtıcı derecede evrensel bir nitelik taşır.

Bugün terazinin yerini dijital tartı almış olabilir.

Fakat “karşı tarafın hakkını eksiltme” ilkesi değişmemiştir.

Hatta teknoloji işi daha da ilginç hale getiriyor.

Eskiden terazide birkaç gram eksiltmek gerekiyordu.

Bugün algoritmayla fiyat değiştirmek, küçük yazılarla tüketiciyi yanıltmak, sözleşmedeki kritik maddeyi görünmez hale getirmek veya insanların bilgisizliğinden faydalanmak mümkün.

Araç değişti.

Ahlaki soru aynı kaldı.

Eykelilerin Hikâyesinden Bugüne Kalan Üç Büyük Soru

Birinci soru şu:

Bir toplumda yanlış davranış yaygınlaştığında, hâlâ yanlış olduğunu söyleyen kişi mi “uyumsuz” sayılır?

İkinci soru:

İnsanlar kendilerine yapılan uyarıyı neden çoğu zaman davranışlarını değiştirmek yerine uyarıyı yapan kişiyi susturarak çözmeye çalışır?

Üçüncü ve belki de en zor soru:

Bir topluluk ekonomik açıdan güçlü olabilir ama ahlaki açıdan çökmüşse gerçekten güçlü sayılır mı?

Eykeliler açısından cevap oldukça çarpıcıdır.

Çünkü Kur’an anlatısında onların sahip olduğu güç, ekonomik düzen veya toplumsal statü onları sonuçtan kurtarmamıştır.

Helâkin En Büyük Dersi: Gölge Bazen Koruyucu Değildir

“Gölge” kelimesi normalde insana huzur verir.

Sıcaktan kaçarsınız, ağacın altına geçersiniz ve “Oh be” dersiniz.

Fakat Eykeliler kıssasında gölge kelimesi korkutucu bir dönüşüm yaşar.

Gölge artık serinlemek için sığınılan yer değildir.

Azabın habercisidir.

Bu ayrıntı bana göre kıssanın en güçlü sembollerinden biridir.

İnsan bazen kendisini koruduğunu sandığı şeyin aslında onu tehlikeye sürüklediğini fark edemez.

Para güven verir.

Güç güven verir.

Kalabalık güven verir.

Statü güven verir.

“Biz yıllardır böyle yapıyoruz” cümlesi bile güven verici gelebilir.

Fakat bunların hiçbiri ahlaki doğruluğun garantisi değildir.

Eykeliler de kendilerini güçlü ve haklı görüyor olabilirlerdi.

Ancak güç, doğruyla aynı şey değildir.

Kalabalık olmak da haklı olmak anlamına gelmez.

Ve bir toplumun çoğunluğu aynı hatayı yapıyorsa, hata ortadan kalkmaz; yalnızca daha görünmez hale gelir.

Sonuç: Eykeliler Nasıl Helak Oldu?

Kur’an’daki anlatıma göre Eykeliler, Hz. Şuayb’ın tebliğini reddetmeleri, haksızlıkta ve ölçü-tartı konusundaki bozukluklarda ısrar etmeleri ve sonunda peygamberi yalanlayıp meydan okumaları sonrasında ilâhî azapla karşılaşmıştır. Şuarâ sûresinde bu olay “gölge gününün azabı” ifadesiyle anlatılır. Medyen halkıyla ilgili ayetlerde ise sarsıntı ve korkunç bir ses tasviri bulunur. Tefsirlerde bu ifadeler deprem, volkanik faaliyet, toz-duman veya benzeri bir felaket çerçevesinde yorumlanmıştır.

Eykeliler ile Medyenlilerin aynı topluluk olup olmadığı konusunda ise İslâmî kaynaklarda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. TDV İslâm Ansiklopedisi, iki grubun özellikleri ve Hz. Şuayb’ın tebliği arasındaki güçlü benzerliğe dikkat çekerken, bazı müfessirlerin bunları ayrı topluluklar kabul ettiğini de belirtmektedir.

Dolayısıyla en doğru cevap sadece “deprem oldu ve helak oldular” değildir.

Hikâyenin merkezinde daha büyük bir mesele vardır:

Haksızlık normalleştiğinde, uyarılar küçümsendiğinde ve güç hakikatin yerine konulduğunda toplumun iç dengesi bozulur.

Felaket ise bazen son sahnedir.

Asıl hikâye, felaketten çok önce başlamıştır.

Belki de bu yüzden Eykeliler kıssasının bugün hâlâ konuşulmasının sebebi, gökten ne düştüğünden çok insanların yere bakıp neyi görmezden geldiğidir.

Çünkü bazen insanın başına gelen en büyük felaket, gökyüzünün kararması değildir.

Asıl felaket, ortalık aydınlıkken yanlış yaptığını artık görememektir.

Kaynak bağlantılarını görünür biçimde ekle

Eykeliler ve Medyen ayrımını netleştir
 
Üst